"Hayat Kısa, Kuşlar Uçuyor"

4 yorum

“Bu topraklarda Kürtler yaşadıklarını, Ermeniler öldüklerini kanıtlamaya uğraşır.”
Bir Kürt Aydını
24 Nisan 1915 Ermeni soykırımını lanetle kınıyorum. Kendi adıma bütün Ermeni halkından binlerce kez özür diliyorum.
Ermeni Soykırımı

“Bu topraklarda Kürtler yaşadıklarını, Ermeniler öldüklerini kanıtlamaya uğraşır.”

Bir Kürt Aydını

24 Nisan 1915 Ermeni soykırımını lanetle kınıyorum. Kendi adıma bütün Ermeni halkından binlerce kez özür diliyorum.

Ermeni Soykırımı

Kayıtlı olduğu alan ermeni soykırımı ermeni sorunu ermeni armenien kürt kürtler ermeni kırımı Հայոց Ցեղասպանություն soykırım the armenian genocide halk ermeni soykırımını unutma hrant dink hrant medz yeghern

9 yorum

“Görünüşte mutluydum ama üzerinde biraz düşününce kendimden hoşnut olabileceğim bir tek duygum yoktu. Hiçbir zaman tam olarak ne başkalarından ne de kendimden hoşnut oldum. Dünyanın gürültüsü patırtısı beni serseme çeviriyor, yalnızlık sıkıyordu, durmadan yer değiştirmek gereksinimi duyuyor ve hiçbir yerde mutlu olamıyordum. Ama herkes tarafından daha iyi karşılanıyor, kabul görüyor, ağırlanıyordum. Herkes güler yüzle karşılıyordu. Ne bir düşmanım vardı, ne kötülüğümü isteyen, ne de kıskanan biri. Yalnızca beni sevindirmeye çalıştıklarından, ben de birçok insanı sevindirme zevkini tadabiliyordum, ne malım ne mülküm, ne bir mevkim, ne bir yandaşım vardı ve gelişmiş veya bilinen bir yeteneğim olmadan böylesi şeylere bağlı üstünlüklerin tadını çıkarıyordum ve yazgısını kendi yazgıma yeğleyeceğim hiçbir konumda hiçbir kimse göremiyordum. Peki, mutlu olmak için neyim eksikti? Bilmiyorum ama biliyordum ki mutlu değildim.” Jean-Jacques Rousseau, Yalnız Gezerin DüşleriResim:  Oskar Kokoschka

“Görünüşte mutluydum ama üzerinde biraz düşününce kendimden hoşnut olabileceğim bir tek duygum yoktu. Hiçbir zaman tam olarak ne başkalarından ne de kendimden hoşnut oldum. Dünyanın gürültüsü patırtısı beni serseme çeviriyor, yalnızlık sıkıyordu, durmadan yer değiştirmek gereksinimi duyuyor ve hiçbir yerde mutlu olamıyordum. Ama herkes tarafından daha iyi karşılanıyor, kabul görüyor, ağırlanıyordum. Herkes güler yüzle karşılıyordu. Ne bir düşmanım vardı, ne kötülüğümü isteyen, ne de kıskanan biri. Yalnızca beni sevindirmeye çalıştıklarından, ben de birçok insanı sevindirme zevkini tadabiliyordum, ne malım ne mülküm, ne bir mevkim, ne bir yandaşım vardı ve gelişmiş veya bilinen bir yeteneğim olmadan böylesi şeylere bağlı üstünlüklerin tadını çıkarıyordum ve yazgısını kendi yazgıma yeğleyeceğim hiçbir konumda hiçbir kimse göremiyordum. Peki, mutlu olmak için neyim eksikti? Bilmiyorum ama biliyordum ki mutlu değildim.” 

Jean-Jacques Rousseau, Yalnız Gezerin Düşleri
Resim:  Oskar Kokoschka

Kayıtlı olduğu alan jean-jacques rousseau yalnız gezerin düşleri oscar kokoscha oskar kokoschka mutluluk mutlu mutsuzluk

4 yorum

Sorumluluğu Kabul Ediyorum - Selim Temo, 23 Nisan 2014
Şunları mı sordun? “Şunlar” ne kadar da yerinde bir zamir. Yeni semtlerin lehçesine ait. Ne kadar da çağdaşsın!
***

Yazı bitmeyen şehirler vardır, ne düşüneceğini bilemezsin. Göğü yoktur böyle şehirlerin, her ağaç başka bir duvarda parlar. Kuşları terler, suları baygın bir hızla akar. Yaz bitmez, bir uzun aya bakılır akşamları. Başka hiçbir yere benzemez.
Herkes önüne bakar, tanıdık kimseyle karşılaşılmaz. Sokaklardan koyu bir gölge gibi geçer insanlar. Kediler, köpekler tembelleşir. Güneş kızarır, rüzgâr eski bir anıya döner.
Devletin sosyal kurumlarıyla terk ettiği mahallelerde bol karakol, az yol olur. Bir zamanlar monden beylerin, hanımların devam ettiği yerler, şehre tutunmaya çalışan yeni sakinlerin küflü saraylarına dönüşür. Kıvırcık bir dilleri vardır, yeni semtlere doğru ulur kararmış tencereleri. Sosyal bir vurgu olarak görülürler. Yoksullar varlılıkların bahçe duvarıdır.
-Şerefe azizim, şerefe.
-Bu cumayı yeni camide eda edelim.
-Arabayı değiştirmişsin.
Vicdanın geçer akçe olmadığı bir şehirdir bu. Düzen bir kez kurulmuştur. Köpüklü bir hınç mayalanmaz. Gölgeler bile eşit dağılmaz. Bir yere sahte deri kordonu eprimiş bir kol saati düşer.
O zaman bana eşlik et, sağımdan yürü. Herkes önüne bakıyor, kimseye çarpıp bu evrensel ritmi bozma. Küflü saraylara uzun uzun bakma, merak et ama yarım yüzyıl öncesinden çınlayan pek bir Parisienne kahkahayı. Ben, zaman ötesinden edinilmiş bir görmeyi deniyorum böyle anlarda. Şimdi gözlerimizi değişebiliriz. Bildiğim dilleri de vereceğim sana.
Şimdi dev bir hastane olan şehrin bu mahallede unutulmuş hastanelerinden birinin avlusundayız. Hapishane de diyebilirsin, tek farkı onun pencereleri yok, bunun pencerelerinde perde. Bedenin çekildiği bir arka bahçe mi dedin?
Birazdan siyah, uzun bir araba gelecek. Bıyıkları özenle düzeltilmiş bir kodaman inecek. Şoförüyle vedalaşmadan göz ucuyla esas duruşa geçen bedenlerden yansıyan gücüne bakacak. Arzulu bir cinsel organ gibi kapının boşluğundan girip uzun koridoru iktidara bulayacak.
Şurası ise yenidoğan servisi. Küvözlerle dolu. Düzene taze kan lazım. Saçlarını tepesinde toplayan beyaz formalı kadını bekle. Şunları mı sordun? “Şunlar” ne kadar da yerinde bir zamir. Yeni semtlerin lehçesine ait. Ne kadar da çağdaşsın!
Şunlar: Genç bir adam, yaşlı bir kadın, çocuk bir çocuk. Beyaz formalı kadın geldi, hiçbir nezaket sıfatı kullanmayacak, bak gör:
-Bebeği alırsan yarım saat içinde ölür. Sorumluluğu kabul ediyor musun?
-Evet. Zaten ambulansla geldik, başka hastaneye götüreceğiz.
Beyaz formalı kadın cevabı biliyor olacak ki yanında getirdiği şeyi imzalattı. Gitti. Şunlar ne mi konuşuyorlar aralarında? Bildiğim o dili biliyorsun. Evet, “Günlük 16 lirayı ödeyemiyorum. Ne yapalım, ölsün. Allah bir daha verir” diyor o genç bir adam.
Çıkalım mı buradan?
DEM
ağlatır mı seni debir kırat, bir de rozinant
Mahmut Temizyürek

Sorumluluğu Kabul Ediyorum - Selim Temo, 23 Nisan 2014

Şunları mı sordun? “Şunlar” ne kadar da yerinde bir zamir. Yeni semtlerin lehçesine ait. Ne kadar da çağdaşsın!

***

Yazı bitmeyen şehirler vardır, ne düşüneceğini bilemezsin. Göğü yoktur böyle şehirlerin, her ağaç başka bir duvarda parlar. Kuşları terler, suları baygın bir hızla akar. Yaz bitmez, bir uzun aya bakılır akşamları. Başka hiçbir yere benzemez.

Herkes önüne bakar, tanıdık kimseyle karşılaşılmaz. Sokaklardan koyu bir gölge gibi geçer insanlar. Kediler, köpekler tembelleşir. Güneş kızarır, rüzgâr eski bir anıya döner.

Devletin sosyal kurumlarıyla terk ettiği mahallelerde bol karakol, az yol olur. Bir zamanlar monden beylerin, hanımların devam ettiği yerler, şehre tutunmaya çalışan yeni sakinlerin küflü saraylarına dönüşür. Kıvırcık bir dilleri vardır, yeni semtlere doğru ulur kararmış tencereleri. Sosyal bir vurgu olarak görülürler. Yoksullar varlılıkların bahçe duvarıdır.

-Şerefe azizim, şerefe.

-Bu cumayı yeni camide eda edelim.

-Arabayı değiştirmişsin.

Vicdanın geçer akçe olmadığı bir şehirdir bu. Düzen bir kez kurulmuştur. Köpüklü bir hınç mayalanmaz. Gölgeler bile eşit dağılmaz. Bir yere sahte deri kordonu eprimiş bir kol saati düşer.

O zaman bana eşlik et, sağımdan yürü. Herkes önüne bakıyor, kimseye çarpıp bu evrensel ritmi bozma. Küflü saraylara uzun uzun bakma, merak et ama yarım yüzyıl öncesinden çınlayan pek bir Parisienne kahkahayı. Ben, zaman ötesinden edinilmiş bir görmeyi deniyorum böyle anlarda. Şimdi gözlerimizi değişebiliriz. Bildiğim dilleri de vereceğim sana.

Şimdi dev bir hastane olan şehrin bu mahallede unutulmuş hastanelerinden birinin avlusundayız. Hapishane de diyebilirsin, tek farkı onun pencereleri yok, bunun pencerelerinde perde. Bedenin çekildiği bir arka bahçe mi dedin?

Birazdan siyah, uzun bir araba gelecek. Bıyıkları özenle düzeltilmiş bir kodaman inecek. Şoförüyle vedalaşmadan göz ucuyla esas duruşa geçen bedenlerden yansıyan gücüne bakacak. Arzulu bir cinsel organ gibi kapının boşluğundan girip uzun koridoru iktidara bulayacak.

Şurası ise yenidoğan servisi. Küvözlerle dolu. Düzene taze kan lazım. Saçlarını tepesinde toplayan beyaz formalı kadını bekle. Şunları mı sordun? “Şunlar” ne kadar da yerinde bir zamir. Yeni semtlerin lehçesine ait. Ne kadar da çağdaşsın!

Şunlar: Genç bir adam, yaşlı bir kadın, çocuk bir çocuk. Beyaz formalı kadın geldi, hiçbir nezaket sıfatı kullanmayacak, bak gör:

-Bebeği alırsan yarım saat içinde ölür. Sorumluluğu kabul ediyor musun?

-Evet. Zaten ambulansla geldik, başka hastaneye götüreceğiz.

Beyaz formalı kadın cevabı biliyor olacak ki yanında getirdiği şeyi imzalattı. Gitti. Şunlar ne mi konuşuyorlar aralarında? Bildiğim o dili biliyorsun. Evet, “Günlük 16 lirayı ödeyemiyorum. Ne yapalım, ölsün. Allah bir daha verir” diyor o genç bir adam.

Çıkalım mı buradan?

DEM

ağlatır mı seni de
bir kırat, bir de rozinant

Mahmut Temizyürek

Kayıtlı olduğu alan selim temo sorumluluğu kabul ediyorum mahmut temizyürek 23 nisan çocuklar çocuk

10 yorum

Jack Nicholson (22 Nisan 1937)

Bazı yerler insanlar gibidir. Bazıları parlar bazıları parlamaz.
Jack Nicholson

Kayıtlı olduğu alan jack nicholson the pledge the bucket list postacı kapıyı iki kere çalar the postman always rings twice cinnet the shining the missouri breaks guguk kuşu one flew over the cuckoo's nest chinatown the cry baby killer the wild ride the little shop of horrors ride in the whirlwind on a clear day you can see forever köstebek marlon brando the departed film movies movie cine cinema cinematography

10 yorum

Cemal Süreya ile dertleşi
Biz eskiden de en aşağı böyleydik senlenBir bulut geçiyorsa onu görürdük
Sen şimdi böyle diyorsun ya usta, ben gidip bir eskiciyle konuşuyorum. Bir evin penceresinden yüzümüzdeki her şeye kadar. Sokakta yaşlanıyor zaman. Aşktan ve hayattan arınmış kadınlar geçiyor yanımızdan, göğüsleri turna semahı. Annelerden kalma bir incinme duygusudur anılar. Dilimizin gür ormanları, ipteki ömür ve bu soyunup gelen ağıtlar. Bir yarım ay gecesinden bir gülümseme kalır, dokunsak bütün kıtalar, bütün çocuklar buralardan taşınır. Ve yolları diyorum usta, bu upuzun yolları, sadece gelmek için yapsalardı.
Bazı kadınların adı yüzünde yazılıdır usta, yağmurdan sonra tanınmak için. Bir fotoğrafın düştüğü yere bakıyoruz: çok siyah, acının azı. Aşk, aramızda dolaşan yabancı veya günleri avutma konusu. Duyuyoruz, bir anahtar kendini çeviriyor başka dilden bir avluya. İşte bu yüzden insan kendinden çok, üzdüğü kadınların hayatını taşıyor durmadan. Görüyorsun ya, iyi bir dünyalı ve sadık bir âşık olamıyoruz. Ve içimi usta, hep bu itirafla kıra kıra ufaladım kuşlara.
Son yaktığım sigara usta, kütür kütür memleket şiiri. Şimdi kalırsa bizden upuzun bir sessizlik kalır. Yağmurda hayal izleri ve kim bilir kimin rüyasıydı, esmer bir kadınla gülüyorduk aynı şeylere. Bir menekşe yazından erik ağaçlarının yanına kadar. Eski yalanlar ve küçük evler tanığımızdır. İnsan, umuttur sonsuz bir söz için, düş şenliğine ya da bir aşka başlarken. Ve inan ki usta, çok çektim kırlangıç nefesi solumaktan ve bu kenti hece hece dolanmaktan.
Sen şimdi böyle diyorsun ya usta, ben de buralardan bir an önce gitmek istiyorum. Bir an önce törensiz ve alkışsız. Hayat şiirlerde durduğu gibi değil, ne incirli evler kaldı ne külden anneler. Anılar yolların sırdaşı oluyor git gide. Derin bir kesikten sürüyoruz öykümüzün izini. İki yalnızlık birden başlıyor ve yaşamak korkusuna kapılıyor insan. Ve düşündüm de usta, düşününce insan yoruyor yolları. İyisi mi sen yine içimi ısıtacak kadar gülümse.Ömer Turan

Cemal Süreya ile dertleşi

Biz eskiden de en aşağı böyleydik senlen
Bir bulut geçiyorsa onu görürdük

Sen şimdi böyle diyorsun ya usta, ben gidip bir eskiciyle konuşuyorum. Bir evin penceresinden yüzümüzdeki her şeye kadar. Sokakta yaşlanıyor zaman. Aşktan ve hayattan arınmış kadınlar geçiyor yanımızdan, göğüsleri turna semahı. Annelerden kalma bir incinme duygusudur anılar. Dilimizin gür ormanları, ipteki ömür ve bu soyunup gelen ağıtlar. Bir yarım ay gecesinden bir gülümseme kalır, dokunsak bütün kıtalar, bütün çocuklar buralardan taşınır. Ve yolları diyorum usta, bu upuzun yolları, sadece gelmek için yapsalardı.

Bazı kadınların adı yüzünde yazılıdır usta, yağmurdan sonra tanınmak için. Bir fotoğrafın düştüğü yere bakıyoruz: çok siyah, acının azı. Aşk, aramızda dolaşan yabancı veya günleri avutma konusu. Duyuyoruz, bir anahtar kendini çeviriyor başka dilden bir avluya. İşte bu yüzden insan kendinden çok, üzdüğü kadınların hayatını taşıyor durmadan. Görüyorsun ya, iyi bir dünyalı ve sadık bir âşık olamıyoruz. Ve içimi usta, hep bu itirafla kıra kıra ufaladım kuşlara.

Son yaktığım sigara usta, kütür kütür memleket şiiri. Şimdi kalırsa bizden upuzun bir sessizlik kalır. Yağmurda hayal izleri ve kim bilir kimin rüyasıydı, esmer bir kadınla gülüyorduk aynı şeylere. Bir menekşe yazından erik ağaçlarının yanına kadar. Eski yalanlar ve küçük evler tanığımızdır. İnsan, umuttur sonsuz bir söz için, düş şenliğine ya da bir aşka başlarken. Ve inan ki usta, çok çektim kırlangıç nefesi solumaktan ve bu kenti hece hece dolanmaktan.

Sen şimdi böyle diyorsun ya usta, ben de buralardan bir an önce gitmek istiyorum. Bir an önce törensiz ve alkışsız. Hayat şiirlerde durduğu gibi değil, ne incirli evler kaldı ne külden anneler. Anılar yolların sırdaşı oluyor git gide. Derin bir kesikten sürüyoruz öykümüzün izini. İki yalnızlık birden başlıyor ve yaşamak korkusuna kapılıyor insan. Ve düşündüm de usta, düşününce insan yoruyor yolları. İyisi mi sen yine içimi ısıtacak kadar gülümse.

Ömer Turan

Kayıtlı olduğu alan ömer turan cemal süreya ikinci yeni hayat kadın hayat kısa kuşlar uçuyor

7 yorum

Hazzın Haritası…
Ben onu tanıdığımda artık neredeyse yaşlılığını bile geride bırakacak çağlardaydı, yaşını kimse bilmezdi, ıssız bir peronda son treni beklerken ayaklarının dibindeki bir karınca yuvasını seyrederek oyalanmaya çalışan gamsız bir yolcu gibi hayata da, insanlara da aldırmaz bir ilgi göstererek yaşardı.
İri gövdesini, koca memelerini rahatça taşıyarak hep dik tutar, ilgimi çekecek bir iştahla yemek yerdi.
Artık hiçbir yaşla tanımlanamayacak kadar yaşlı olmasına karşın garip bir cinsellik rayihasını hep kendisiyle birlikte dolaştırırdı, aşk hikâyelerini, küçük kaçamaklara ait dedikoduları yemeklere gösterdiği iştahla öğrenmek isterdi, duyduklarını bizim bilmediğimiz gizli bir tarihin ona bıraktığı anılarla kıyaslar gibi elindeki altının değerini dişine vurarak anlayan bir sarrafın dikkatiyle gözlerini kısarak dinler, sonra da çizgilerin arasında kaybolmuş dudaklarında beliren alaycı bir gülümsemeyle “hıh” derdi.
Herkesi ve her şeyi küçümserdi.
Bir kez bile kendisinden ya da geçmişinden söz ettiğini duymamıştım, dillere destan güzelliğini başkaları anlatırdı.
Bazen, ikimiz yalnız olduğumuzda inanılmaz derecede açık saçık hikâyeler anlatır, sonra da sanki anlattığı hikâyeyle beni bir oyunda mat etmiş gibi neşeli bir kahkaha atardı.
Öğüt verdiğini, akıl öğrettiğini, başkalarının işine karıştığını, yaşlılığın kendisine verdiği haklan başkalarına kendi görüşlerini kabul ettirmek için kullandığını hiç görmemiştim, ciddi konulardan konuşmaktan, dertleşmekten, acılarından, hastalıklarından, tecrübelerinden bahsetmekten hoşlanmazdı.
Yalnız bir keresinde, bir konuşmanın ortasında, “Herkes hazza koşar” demişti, sonra başını sallayıp, "Çok azı onun başında beklemeyi bilir" diye eklemişti. Ne dediğini anlamamıştım. Doğrusu pek aldırmamıştım da. Bu iki cümle zihnimin karanlıklarında, kendisine anlam kazandıracak hiçbir tecrübeye rastlamadan denize bırakılmış iki balık gibi kaybolup gitmişti.
Hazzı ondan daha iyi bildiğimi, daha çok tadına vardığımı ve hazzın keyfini çıkartmak için kimsenin kılavuzluğuna ihtiyacım olmadığını sanıyordum.
Bir define avcısı gibi hazzı arıyordum, bulduğumda başında beklemek aklıma bile gelmiyordu, gençliğin o inanılmaz açgözlülüğüyle hemen tüketmeye uğraşıyordum, döküp saçarak, bulduğum hazdan alabileceğim zevkten çok daha azını alarak sarılıyordum hazza.
Aç birinin iyi bir yemeğin tadını almasının neredeyse imkânsız olduğunu, yemeğin gerçek lezzetini fark edebilmek için biraz doymuşluk gerektiğini çok sonraları öğrenecektim.
Rastladığım birkaç define sandığını yağmalarken aceleciliğimle neler kaybettiğimi kavrayamıyordum henüz. Aradan yıllar geçti.
Hazzı, aceleyle ganimet çantasına dolduran telaşlı bir korsan gibi davranmak yerine daha telaşsız hareketlerle hazzın sahibi olabileceğimi fark etmeye başladım.
Hazzın başında beklemeyi öğrendim.
Önümde bir mücevher kutusunun kapağı açıldığında, gördüklerimi kapıp kaçmaya çalışmıyordum, duruyor, o rengârenk ışıltıyı seyrediyor, parlak taşlara teker teker dokunuyor, onların değerini tartıyor, okşuyor sonra kutunun kapağını kapatıyordum.
İçindekinin ne olduğunu bilerek kapağı kapalı bir mücevher kutusunun başında durmanın yarattığı o sancılı zevki hissediyordum.
Onunla aramda duran yasakları, günahları, cezaları görüyor, sadece taşların ışıltısını değil, o yasaklara başkaldırmanın tadını da tadıyordum.
Tuhaf, anlaşılması zor bir sihri vardı hazzın, kutunun kapağını kapatıp bekledikçe kutu büyüyor, içindeki değerli taşların miktarı artıyordu.
Bazen kutuyu açıyor, içinden bir zümrüt, bir yakut, bir pırlanta alıyor, sonra kapağı kapatıp elimdeki o küçük parçaya bakarak kutunun içindeki hazineyi hayal ediyordum.
Hazzı çoğaltan büyüyü keşfetmiştim.
Kendi arzusuyla dövüşen sabrın yarattığı muhteşem hayal gücüydü dokunulmamış hazzı her an biraz daha büyütüp çoğaltan.
Hazzın sahip olduğu parlaklıktan daha büyük bir parlaklığı, getirdiği zevkten daha büyük bir zevki, verdiği heyecandan daha büyük bir heyecanı hayal gücüm yaratabiliyor, hiçbir hazzın tek başına sahip olamayacağı bir zenginliği ona hayal gücüm katıyordu.
Kaybolmuş iki cümle ortaya çıkmış, yalnız bir yolcuyu kutsanmış kıyılara götüren denizkızları gibi bana kılavuzluk etmeye başlamıştı.
Hazzın başında beklemeyi, ona dokunmayı ertelemeyi öğrenmiştim.
O yaşlı kadının bana ne anlatmak istediğini, aceleci insanları niye küçümsediğini, hazza, hayatın bana gösterdiği yoldan değil, sabrımla inşa ettiğim bambaşka bir yoldan ulaşmanın lezzetini anlamıştım.
Hazzı ertelemek, o hazza sahip olmak için çırpınan bedeninle zihnini o hazdan uzak tutmak sanki kendi varlığını inkâr etmek gibiydi, kendinden, benliğinden, sınırlarından kopup uzaklaşıyor, kendini neredeyse tümüyle unutuyor ve hayal gücünün genişlettiği hazzın içine, uzun bir bekleyişten sonra daldığında artık orada kayboluyordun.
Hazzın senin zerrelerine yayılmasına engel olacak hiçbir sınırın kalmıyordu, haz kendisini engelleyebilecek hiçbir barikata çarpmadan seni kendi içinde eriterek bütün hayatını kaplıyor, sen hazzın kendisine dönüşüyordun.
Kendini ve geçmişini yok ediyordun.
Hazzın içinde yok olmayı öğrendiğinde arılıyordun, neden bütün dinlerin hazzı yasakladığını; bu menzilde kendi dünyanı yaratıp kendi tanrın haline geliyor, hazza tapınıyordun çünkü.
Ürkütücüydü.
Ve çıldırtıcı.
Büyük bir sihrin gücünü eline geçiriyor, bir sihirbazın tavşanını bir şapkada kaybetmesi gibi kendini hazdan bir dünyanın içinde kaybediyor, onu her seferinde bambaşka âlemlerde, bambaşka günahlarda, bambaşka biri olarak gezdiriyordun, gittiğin yerlerde gördüklerini kimseye anlatmıyor, her seferinde oraya yeniden dönmek isteğiyle geri geliyordun.
O yaşlı kadının neden hiç kendi hayatından söz etmediğini, neden kendi haz yolculuklarından örnekler vermediğini, neden her dinlediği hikâyeden sonra öyle gülümsediğini, sıradan iki cümleyle aslında karşısındaki genç çocuğa günahlarla ve zevklerle dolu bir dünya bağışladığını anlıyordum.
Kendi gezdiği toprakların haritasını iki cümleyle çizmişti.
O haritayı insanların önüne bırakıyordun.
Bazıları onun peşinden gidiyordu, o yolculuğun neler vaat ettiğini sezen bazıları da korkuyla kaçıyor, hazzı reddediyor, kendilerini kurallarla yasaklardan oluşan kalelere hapsediyor, manastırlara kapanıyorlardı.
Korkmakta haklıydılar belki.
Kaybolmak ve geriye bir daha dönmemek de mümkündü.
Bazıları kaybolmuştu.
Ama o yaşlı kadın gibi olanlar, gidiyorlar ve dönüyorlardı.
Eğer hazzı sadece kendin için değil de, o hazzı seninle paylaşacak olan insan için de erteler, onun hayal gücünü de hareketlendirir ve onu zengin bir sofrada aç tutarsan, o zaman bir başka insanın, hazzın yanı sıra sana da bağlanmasına, büyük bir bağımlılığa tutsak olmasına yol açıyordun.
Hayal gücünün her an biraz daha büyüttüğü o hazdan tatmadan, beklemenin yarattığı vaatlerin karşılığını görmeden yanından ayrılamıyorlardı.
Kendi hayal güçlerinin esiri oluyorlardı.
Beklemek, bir yayı germek gibiydi, ne kadar beklersen yay o kadar geriliyor ve sen kendinden o kadar uzağa düşüyor, hazzın o kadar derinine giriyordun.
Ah, ne çılgın yolculuklardan geçer böyle fırlatılan bir ok.
Bir filmde Romy Schneider, tanıştıktan kısa süre sonra seviştiği erkeğe, "Ben kendimi çabuk teslim ettiğim erkeklere âşık olmam" diyordu.
İnsan da çabuk teslim olduğu hazlara esir olmuyordu sanırım.
Onlar, hayallerimizin bereketli topraklarında büyüyememiş, serpilememiş, güçlenememiş hazlar oluyorlardı, hızla tadıyor, hızla unutuyordun.
"Hazzın başında beklemeyi çok az insan bilir."
Öyle demişti.
Sanırım çok beklemiş, ödülünü almıştı.
Hayata ve ölüme omuz silkecek, kendisini almaya gelecek son trene aldırmayacak kadar büyük ödüllerle ödüllendirilmiş olmalıydı, yaşadıklarının gücü o yaşlı bedenine son âna kadar bir tazelik katmıştı.
Başkalarının hikâyelerini dinlerken onları hep kendi yolculuklarıyla, kendi yaşadıklarıyla kıyaslamış, kendi geçtiği yollardan geçen olup olmadığını anlamak istemiş, belki de son günlerinde bunları paylaşabilecek, bunları bilen biri olsun istemişti.
Öyle birilerine rastladı mı bilmiyorum.
Bana haritasını bıraktı sadece.
iki cümlelik bir harita.
Geçtiğim yollarda onun alaycı tebessümünü göreyim diye.
Onunla, birgün onun gittiği yerde buluştuğumuzda, ona, “Neler yaptığını, neler yaşadığını biliyorum” diyeceğim.
Ve, ekleyeceğim, “Senin bana verdiğin haritayı onlara bıraktım.”
Sanırım gülümseyecektir.Ahmet Altan, İçimizde Bir Yer Syf: 29-34

Hazzın Haritası…

Ben onu tanıdığımda artık neredeyse yaşlılığını bile geride bırakacak çağlardaydı, yaşını kimse bilmezdi, ıssız bir peronda son treni beklerken ayaklarının dibindeki bir karınca yuvasını seyrederek oyalanmaya çalışan gamsız bir yolcu gibi hayata da, insanlara da aldırmaz bir ilgi göstererek yaşardı.

İri gövdesini, koca memelerini rahatça taşıyarak hep dik tutar, ilgimi çekecek bir iştahla yemek yerdi.

Artık hiçbir yaşla tanımlanamayacak kadar yaşlı olmasına karşın garip bir cinsellik rayihasını hep kendisiyle birlikte dolaştırırdı, aşk hikâyelerini, küçük kaçamaklara ait dedikoduları yemeklere gösterdiği iştahla öğrenmek isterdi, duyduklarını bizim bilmediğimiz gizli bir tarihin ona bıraktığı anılarla kıyaslar gibi elindeki altının değerini dişine vurarak anlayan bir sarrafın dikkatiyle gözlerini kısarak dinler, sonra da çizgilerin arasında kaybolmuş dudaklarında beliren alaycı bir gülümsemeyle “hıh” derdi.

Herkesi ve her şeyi küçümserdi.

Bir kez bile kendisinden ya da geçmişinden söz ettiğini duymamıştım, dillere destan güzelliğini başkaları anlatırdı.

Bazen, ikimiz yalnız olduğumuzda inanılmaz derecede açık saçık hikâyeler anlatır, sonra da sanki anlattığı hikâyeyle beni bir oyunda mat etmiş gibi neşeli bir kahkaha atardı.

Öğüt verdiğini, akıl öğrettiğini, başkalarının işine karıştığını, yaşlılığın kendisine verdiği haklan başkalarına kendi görüşlerini kabul ettirmek için kullandığını hiç görmemiştim, ciddi konulardan konuşmaktan, dertleşmekten, acılarından, hastalıklarından, tecrübelerinden bahsetmekten hoşlanmazdı.

Yalnız bir keresinde, bir konuşmanın ortasında, “Herkes hazza koşar” demişti, sonra başını sallayıp, "Çok azı onun başında beklemeyi bilir" diye eklemişti. Ne dediğini anlamamıştım. Doğrusu pek aldırmamıştım da. Bu iki cümle zihnimin karanlıklarında, kendisine anlam kazandıracak hiçbir tecrübeye rastlamadan denize bırakılmış iki balık gibi kaybolup gitmişti.

Hazzı ondan daha iyi bildiğimi, daha çok tadına vardığımı ve hazzın keyfini çıkartmak için kimsenin kılavuzluğuna ihtiyacım olmadığını sanıyordum.

Bir define avcısı gibi hazzı arıyordum, bulduğumda başında beklemek aklıma bile gelmiyordu, gençliğin o inanılmaz açgözlülüğüyle hemen tüketmeye uğraşıyordum, döküp saçarak, bulduğum hazdan alabileceğim zevkten çok daha azını alarak sarılıyordum hazza.

Aç birinin iyi bir yemeğin tadını almasının neredeyse imkânsız olduğunu, yemeğin gerçek lezzetini fark edebilmek için biraz doymuşluk gerektiğini çok sonraları öğrenecektim.

Rastladığım birkaç define sandığını yağmalarken aceleciliğimle neler kaybettiğimi kavrayamıyordum henüz. Aradan yıllar geçti.

Hazzı, aceleyle ganimet çantasına dolduran telaşlı bir korsan gibi davranmak yerine daha telaşsız hareketlerle hazzın sahibi olabileceğimi fark etmeye başladım.

Hazzın başında beklemeyi öğrendim.

Önümde bir mücevher kutusunun kapağı açıldığında, gördüklerimi kapıp kaçmaya çalışmıyordum, duruyor, o rengârenk ışıltıyı seyrediyor, parlak taşlara teker teker dokunuyor, onların değerini tartıyor, okşuyor sonra kutunun kapağını kapatıyordum.

İçindekinin ne olduğunu bilerek kapağı kapalı bir mücevher kutusunun başında durmanın yarattığı o sancılı zevki hissediyordum.

Onunla aramda duran yasakları, günahları, cezaları görüyor, sadece taşların ışıltısını değil, o yasaklara başkaldırmanın tadını da tadıyordum.

Tuhaf, anlaşılması zor bir sihri vardı hazzın, kutunun kapağını kapatıp bekledikçe kutu büyüyor, içindeki değerli taşların miktarı artıyordu.

Bazen kutuyu açıyor, içinden bir zümrüt, bir yakut, bir pırlanta alıyor, sonra kapağı kapatıp elimdeki o küçük parçaya bakarak kutunun içindeki hazineyi hayal ediyordum.

Hazzı çoğaltan büyüyü keşfetmiştim.

Kendi arzusuyla dövüşen sabrın yarattığı muhteşem hayal gücüydü dokunulmamış hazzı her an biraz daha büyütüp çoğaltan.

Hazzın sahip olduğu parlaklıktan daha büyük bir parlaklığı, getirdiği zevkten daha büyük bir zevki, verdiği heyecandan daha büyük bir heyecanı hayal gücüm yaratabiliyor, hiçbir hazzın tek başına sahip olamayacağı bir zenginliği ona hayal gücüm katıyordu.

Kaybolmuş iki cümle ortaya çıkmış, yalnız bir yolcuyu kutsanmış kıyılara götüren denizkızları gibi bana kılavuzluk etmeye başlamıştı.

Hazzın başında beklemeyi, ona dokunmayı ertelemeyi öğrenmiştim.

O yaşlı kadının bana ne anlatmak istediğini, aceleci insanları niye küçümsediğini, hazza, hayatın bana gösterdiği yoldan değil, sabrımla inşa ettiğim bambaşka bir yoldan ulaşmanın lezzetini anlamıştım.

Hazzı ertelemek, o hazza sahip olmak için çırpınan bedeninle zihnini o hazdan uzak tutmak sanki kendi varlığını inkâr etmek gibiydi, kendinden, benliğinden, sınırlarından kopup uzaklaşıyor, kendini neredeyse tümüyle unutuyor ve hayal gücünün genişlettiği hazzın içine, uzun bir bekleyişten sonra daldığında artık orada kayboluyordun.

Hazzın senin zerrelerine yayılmasına engel olacak hiçbir sınırın kalmıyordu, haz kendisini engelleyebilecek hiçbir barikata çarpmadan seni kendi içinde eriterek bütün hayatını kaplıyor, sen hazzın kendisine dönüşüyordun.

Kendini ve geçmişini yok ediyordun.

Hazzın içinde yok olmayı öğrendiğinde arılıyordun, neden bütün dinlerin hazzı yasakladığını; bu menzilde kendi dünyanı yaratıp kendi tanrın haline geliyor, hazza tapınıyordun çünkü.

Ürkütücüydü.

Ve çıldırtıcı.

Büyük bir sihrin gücünü eline geçiriyor, bir sihirbazın tavşanını bir şapkada kaybetmesi gibi kendini hazdan bir dünyanın içinde kaybediyor, onu her seferinde bambaşka âlemlerde, bambaşka günahlarda, bambaşka biri olarak gezdiriyordun, gittiğin yerlerde gördüklerini kimseye anlatmıyor, her seferinde oraya yeniden dönmek isteğiyle geri geliyordun.

O yaşlı kadının neden hiç kendi hayatından söz etmediğini, neden kendi haz yolculuklarından örnekler vermediğini, neden her dinlediği hikâyeden sonra öyle gülümsediğini, sıradan iki cümleyle aslında karşısındaki genç çocuğa günahlarla ve zevklerle dolu bir dünya bağışladığını anlıyordum.

Kendi gezdiği toprakların haritasını iki cümleyle çizmişti.

O haritayı insanların önüne bırakıyordun.

Bazıları onun peşinden gidiyordu, o yolculuğun neler vaat ettiğini sezen bazıları da korkuyla kaçıyor, hazzı reddediyor, kendilerini kurallarla yasaklardan oluşan kalelere hapsediyor, manastırlara kapanıyorlardı.

Korkmakta haklıydılar belki.

Kaybolmak ve geriye bir daha dönmemek de mümkündü.

Bazıları kaybolmuştu.

Ama o yaşlı kadın gibi olanlar, gidiyorlar ve dönüyorlardı.

Eğer hazzı sadece kendin için değil de, o hazzı seninle paylaşacak olan insan için de erteler, onun hayal gücünü de hareketlendirir ve onu zengin bir sofrada aç tutarsan, o zaman bir başka insanın, hazzın yanı sıra sana da bağlanmasına, büyük bir bağımlılığa tutsak olmasına yol açıyordun.

Hayal gücünün her an biraz daha büyüttüğü o hazdan tatmadan, beklemenin yarattığı vaatlerin karşılığını görmeden yanından ayrılamıyorlardı.

Kendi hayal güçlerinin esiri oluyorlardı.

Beklemek, bir yayı germek gibiydi, ne kadar beklersen yay o kadar geriliyor ve sen kendinden o kadar uzağa düşüyor, hazzın o kadar derinine giriyordun.

Ah, ne çılgın yolculuklardan geçer böyle fırlatılan bir ok.

Bir filmde Romy Schneider, tanıştıktan kısa süre sonra seviştiği erkeğe, "Ben kendimi çabuk teslim ettiğim erkeklere âşık olmam" diyordu.

İnsan da çabuk teslim olduğu hazlara esir olmuyordu sanırım.

Onlar, hayallerimizin bereketli topraklarında büyüyememiş, serpilememiş, güçlenememiş hazlar oluyorlardı, hızla tadıyor, hızla unutuyordun.

"Hazzın başında beklemeyi çok az insan bilir."

Öyle demişti.

Sanırım çok beklemiş, ödülünü almıştı.

Hayata ve ölüme omuz silkecek, kendisini almaya gelecek son trene aldırmayacak kadar büyük ödüllerle ödüllendirilmiş olmalıydı, yaşadıklarının gücü o yaşlı bedenine son âna kadar bir tazelik katmıştı.

Başkalarının hikâyelerini dinlerken onları hep kendi yolculuklarıyla, kendi yaşadıklarıyla kıyaslamış, kendi geçtiği yollardan geçen olup olmadığını anlamak istemiş, belki de son günlerinde bunları paylaşabilecek, bunları bilen biri olsun istemişti.

Öyle birilerine rastladı mı bilmiyorum.

Bana haritasını bıraktı sadece.

iki cümlelik bir harita.

Geçtiğim yollarda onun alaycı tebessümünü göreyim diye.

Onunla, birgün onun gittiği yerde buluştuğumuzda, ona, “Neler yaptığını, neler yaşadığını biliyorum” diyeceğim.

Ve, ekleyeceğim, “Senin bana verdiğin haritayı onlara bıraktım.”

Sanırım gülümseyecektir.

Ahmet Altan, İçimizde Bir Yer Syf: 29-34

Kayıtlı olduğu alan ahmet altan içimizde bir yer hazzın haritası romy schneider haz